AB Doğal Kaynakları
Nasıl Koruyor?


AB üyesi ülkelerin doğal kaynakları ve canlı türleri, AB’nin ‘değerleri’ olarak kabul ediliyor. Bu değerlerin korunması için, üye ülkeler belirli önlemleri almakla yükümlü tutuluyor. Bu çerçeve, 600.000 km2’den fazla bir sahayı kaplayan 26.000’in üzerinde korunan alan ile, AB coğrafyasının %20’sinden fazlası koruma altına alınmış bulunuyor.



Doğa ve doğal kaynaklar, insanın evrimi ve tüm medeniyetlerin oluşmasındaki en temel unsurlar olarak tanımlanabilir. Tarihteki büyük medeniyetlerin, toğrağın verimli olduğu bölgelerde, akarsu boylarında, geniş ormanların yakınında veya deniz kıyılarında yeşermiş olması bunun bir sonucudur. Doğal kaynaklar, hem ekonomik faaliyetlerin temel dayanağıdır hem de beslenme, barınma, temiz su ve hava, enerji gibi pek çok insan ihtiyacına cevap verir. Bununla birlikte, doğal kaynaklar, kendilerini yenileme kapasitelerinin üstünde tüketildiklerinde azalma ve giderek yok olma tehlikesiyle karşı karşılaşır. Nitekim, aşırı doğal kaynak kullanımın (tarım topraklarının tuzlanması ve çoraklaşması, ormanların tahribatı, avlakların aşırı tüketilmesi vb.), tarihteki büyük medeniyetlerin çöküşünün önemli bir nedeni olduğu giderek daha iyi anlaşılıyor. Dolayısıyla, doğal kaynakların akılcı ve sürdürülebilir bir biçimde kullanılması bugünkü uygarlığımızın geleceği açısından kaçınılmazdır. Anca, önce tarım sonra da sanayi toplumu doğadan yavaş yavaş uzaklaşarak, yaşam biçimlerindeki doğaya uygun ritmi yitirdiler. Nüfus artışı ve (insanın nihayet doğayı dizginlediği ve ehlileştirdiği sanılan) kontrolsüz teknoloji ile doğal kaynaklar giderek daha da hızlı bir biçimde yok olmaya başladı.


Bu yok oluş 20. yüzyılın ikinci yarısında insanlığın dikkatini çekecek bir boyuta geldi ve insan varlığının sürdürülmesi açısından doğanın korunması giderek önem kazanmaya başladı. İnsanlık doğal kaynaklara olan bağımlılığını daha net bir biçimde fark etti ve sürdürülebilir bir gelecek için önlemler almaya başladı.


İşte Avrupa Birliği de bu alanda politik bir kararlılık sergileyerek 1979 yılında ilk adımlarını attı. AB coğrafyasında, doğa korumaya ilişkin iki önemli direktif de bu şekilde oluştu. 1979 yılında kabul edilen 79/409/EEC sayılı Kuş Direktifi ve 1992 yılında kabul edilen 92/43/EEC sayılı Habitat Direktifi, Avrupa Birliği’nin doğa koruma alanındaki politikasının ve bu politikalar çerçevesinde oluşturulan doğa koruma alanları şebekesi olan Natura 2000 Ağı’nın temelini oluşturuyor.


AB’nin En Eski Doğa Koruma Mevzuatı ‘Kuş Direktifi’


Kuş Direktifi, Avrupa Birliği’nin en eski doğa koruma mevzuatı olarak, AB sınırları dahilinde bulunan kuş türlerinin kirlilik, habitat kaybı, kaynakların aşırı kullanımı ve tahrip edilmesi sebebiyle azalması üzerine üye ülkelerce oy birliği ile kabul edildi. Kuş Direktifi, kuşların öldürülmesi, yakalanması, yuva ve yumurtalarının tahrip edilmesi gibi onların yaşamlarını doğrudan olumsuz etkileyen faaliyetler, canlı ya da cansız tüm kuş ticaretini –bazı istisnaî durumlar dışında– yasaklar. Direktif kapsamında avcılık genel olarak yasal olmakla birlikte, kuşların zayıf ve savunmasız olduğu göç, yuvalama ve üreme dönemlerinde avlanmak yasaktır. AB’ye katılan yeni üye ülkelerin sahip olduğu yeni kuş türleri ve gereklilikler doğrultusunda Kuş Direktifi’nde değişiklikler yapılarak, bu yeni türler direktif kapsamında hazırlanan tür listelerine eklendi. Kuş Direktifi’nin uygulanması kapsamında AB bünyesinde Malta için verilen çok sınırlı bir geçiş süreci dışında hiçbir ülke geçiş süreci almadı. Üye ülkeler, doğa koruma ile ilgili direktifleri, üyeliğe kabullerinin hemen ardından uygulamaya koymakla yükümlüler.


Direktiflerden, politikalardan, yasaklar ve yükümlülüklerden söz ederken akıllara şu sorular takılabilir: Kuş türlerini neden korumamız gerekiyor? Neden başka hayvan türleri için değil de, bundan 30 yıl önce kuşları temel alan bir direktif yürürlüğe koyulmuş?


Kuşlar, Bir Doğal Alanının, Doğal Niteliklerinin Korunduğunun Temel Göstergesi


Kuşlar bir doğal alanın, habitatın doğal niteliklerini koruduğunun ve bu alandaki besin zincirinin sağlıklı bir şekilde işlediğinin önemli bir göstergesidir. Çünkü kuşlar, tarım kimyasallarının bilinçsiz ve aşırı kullanıldığı, bitki örtüsünü kaybetmiş, sulak alanları kurumuş, katı ve sıvı atıklarla kirlenmiş, balıkların veya beslendikleri diğer canlıların tükenmiş olduğu alanlarda yaşayamaz. Aslında aynen biz insanlar gibi, olumsuz koşullardan etkilenir ve yaşam alanlarını yitirirler. Dolayısıyla kuşların korunması, önemli ölçüde insan yaşamı için de olumlu etkiler yaratır ya da başka bir deyişle kuşların yaşam alanlarının korunması demek, insanların yaşam alanlarının da korunması anlamına gelir. Kuş Direktifi, AB’ye üye ülkelere, bazıları tehlike altında olan 200’e yakın kuş türünün korunması ile ilgili özel koruma alanları oluşturma yükümlülüğü getirir.


Habitat Direktifi ve Natura 2000 Ağı


Koruma alanlarından söz edince de sahneye Habitat Direktifi çıkıyor. Bu direktif, Natura 2000 Ağı ve türlerin sıkı bir şekilde korunması sistemlerine dayanıyor. Direktif, 1.000’den gazla hayvan ve bitki türü ile sulak alanlar, otlaklar, özel orman türleri gibi 200’ün üstünde habitat türünü koruma altına alıyor. Üye ülkeler Habitat Direktifi kapsamında her altı yılda bir AB’ye direktifin uygulanması ile ilgili durum raporu sunmak zorundalar. Raporların, Natura 2000 Ağı kapsamındaki alanların yanı sıra, bu alanları çevreleyen bölgeler ile ilgili bilgi ve veri içermesi gerekiyor. Habitat Direktifi’nin uygulanması ve raporlaması ile ilgili en önemli zorluk da burada karşımıza çıkıyor. Doğal kaynaklar ve alanlar ile ilgili bilgi ve verinin toplanması, bu alanda envanterlerin oluşturulması, gerek korunan alanların gerek türlerin sürekli ve düzenli olarak takip edilmesi, hem maliyetli hem de zaman ve insan gücü gerektiren bir süreç ve direktifin sağlıklı bir biçimde uygulanmasını da zorlaştıran bir durum.


Peki yine soralım, bu alanları neden korumamız gerekiyor? Tahmin ediyorum ki bu yazıyı okuyan hemen herkes en azından bir kez bir koruma alanına ya da bir millî parka gitmiştir. Gitmiş olanlara bunu anlatmaya gerek bile olmayabilir. Ama bilmeyenler olabilir diye biraz açalım. Bu alanlar estetik ve rekreasyonel açıdan etkileyici ve değerli olmalarının yanı sıra kendileri ve çevreleri için bir hayat kaynağıdır. Örneğin bir sulak alan, sadece bakmak ya da gezinti yapmak için değildir. Ya da her ne kadar çok önemli olsa da sadece kuşların göç yolu üstünde olduğu veya barınma-kuluçka sahası olduğu için korunmaları gerekmez. Bu alanlar insan ve diğer canlıların temiz su ve sulama suyu ihtiyacını sağlar, yer altı ve yer üstü su kaynaklarını stabilize eder, taşkınları soğurur, iklimi yumuşatır, kıyılarda tuzlu deniz suyu ile tatlı suyun karışmasını önler, kıyı ve dalyan balıkçılığı için hayatî kaynaklardır. Bu kadar temel işlevlere sahip sulak alanların gelecek nesillere de bırakılabilmesi için akılcı kullanılması ve tavizsiz bir biçimde korunması kaçınılmaz bir zorunluluktur.


AB Coğrafyasının %20’sinden Fazlası Koruma Altında


Natura 2000 Ağı, Avrupa Birliği kapsamında oluşturulmuş korunan alanları kapsar ve Habitat Direktifi bünyesinde oluşturulan “Korunması Gerekli Özel Alanlar” ve Kuş Direktifi kapsamında oluşturulan “Özel Koruma Alanları”ndan oluştur. Bu alanların belirlenmesi ve korunması ile ilgili kriterler direktiflerde çok net bir biçimde tanımlanmış fakat gerekli adımların atılmasıyla ilgili tüm sorumluluk üye ülkelere bırakılmıştır. Korunması Gerekli Özel Alanlar (SAC) belirlenirken direktifin eklerinde listelenen önemli habitat ve canlı türleri dikkate alınır. Alan ile ilgili bu verilerin yer aldığı liste, Avrupa Komisyonu bünyesinde çalışan bilimsel danışmanlar komitesine sunulur ve yapılan değerlendirmenin ardından, uygun bulunan alanların Komisyon ve üye ülke tarafından en geç altı yıl içinde SAC olarak ilân edilmesi gerekir.


Öte yandan, Kuş Direktifi kapsamında hazırlanmış listelerde yer alan kuş türlerini barındıran bir alanın, Özel Koruma Alanı (SPA) olarak ilân edilmesi gerekir. Bu alanların doğal yapısının bozulması önlenmeli, alanı olumsuz etkileyecek her türlü proje titizlikle değerlendirilmeli ve ancak olumsuz bir etkisi yoksa onaylanmalıdır. SAC’lar sosyal, ekonomik ve ekolojik unsurlar göz önünde bulundurularak, bütüncül bir yaklaşımla hazırlanan yönetim planlarına ihtiyaç duyarken, SPA’lar öncelikli olarak ekolojik sistemin ihtiyaçlarını gözeten bir anlayış içinde yönetilmelidir. Komisyon her ne kadar bu alanların tüm sorumluluğunu üye ülkeye bırakmış olsa da, koruma çalışmaları için önemli fonlar da sunar. Özellikle AB Life Programı bu alanda önemli fon kaynaklarından biridir.


AB doğa koruma politikalarının temelini oluşturan Kuş ve Habitat direktiflerinin yanı sıra, AB kapsamında (Fok yavrusu kürkleri direktifi, nesli tehlike altında olan türler yönetmeliği, balina türlerinin ithalatı yönetmeliği, bacak kapan tuzakla avlanma yönetmeliği, Bonn Konvansiyonu değişiklikleri, diğer bazı direktif ve yönetmelikler de mevcuttur. Ama kısaca özetlemek gerekirse AB üyesi ülkelerin doğal kaynakları ve canlı türleri, AB’nin bünyesine dahil olan ‘değerler’ olarak kabul edilir. AB, bunların korunması ile ilgili her türlü önlemi alma yönünde üyelere yol gösterir ve zorunluluklar gerektirir. 30 yıllık doğa koruma geçmişi bulunan AB, 600.000 km2’den fazla bir sahayı kaplayan 26.000’in üzerinde korunan alanı ile, AB coğrafyasının %20’sinden geniş bir alanı koruma altına almış durumdadır. Fakat halen katedilmesi gereken çok yol ve araştırılması gereken çok konu var.


Türkiye’de Neler Yapılıyor?


Aday ülke olarak bu alanda Türkiye’ye de çok iş düşüyor. Çevre ve Orman Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı bu konuda Türkiye’deki uygulayıcı kurumlar. AB adaylığından önce de mevcut olan çevre korumaya yönelik yasa ve yönetmeliklerin AB doğrultusunda revize edilmesi; AB çevre politikalarına uyumlu yeni mevzuatın hazırlanması üyelik süreci ile birlikte ivme kazandı ve görece daha etkin bir uygulama sürecine girildi. Doğal hayatı koruma ve doğal alanların genişletilmesi ve sayıca artırılması ile ilgili girişimlerde bulunuldu. Her yıl yayımlanan kara avcılığı ve iki yılda bir hazırlanan su ürünleri sirküleri ile avcılık alanında önemli düzenlemeler yapıldı.


AB süreci dışında Nesli Tehlikede Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin (CITES) Sözleşme, Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunması (Barcelona) Sözleşmesi, Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarının Korunması (Bern) Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi gibi Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası ve Avrupa kapsamındaki sözleşmeler bu alanda ulusal mevzuatın oluşmasını sağlıyor. 1991 yılında resmi olarak çalışmaya başlayan Çevre Bakanlığı 2003 yılında Orman Bakanlığı ile birleşerek Çevre ve Orman Bakanlığı adı altında faaliyet göstermeye başladı ve doğa koruma alanındaki yasal yetki alanı genişlemiş oldu. Bütün bu yasal altyapının varlığına rağmen uygulamada halen eksiklikler bulunuyor. Habitat ve koruma alanı türlerinin AB ile uyumlaştırılması, izleme çalışmaları ile ilgili mevzuatın oluşturulması, türler ve habitat ihtiyaçları ile ilgili bilimsel çalışmaların yapılması gibi daha pek çok eksiğin tamamlanması gerekiyor.


Çevre ve Orman Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Avrupa Çevre Ajansı Ulusal Odak Noktası, yine bakanlık Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ve Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Dairesi gerekli adımların atılması ve gerek kamu, gerek diğer ilgili paydaşların süreç ile ilgili desteklemesine yönelik çalışmalar yürütüyor. REC Türkiye de geçtiğimiz Mart ayında başlayan, yararlanıcısının Çevre ve Orman Bakanlığı olduğu üç yıl sürecek “Çevre Alanında Kapasite Geliştirme” projesi kapsamında Kuş ve Habitat direktifleri ile ilgili seminer ve toplantılar gerçekleştirerek, veri tabanları ve yayınlar hazırlayarak süreç kapsamında yürütülen çalışmalara destek olacak. Bu proje haricinde REC Türkiye, hazırladığı yayınlar ve rehber kitaplar ile doğa koruma alanında çalışan paydaşların sürece katılımlarını kolaylaştırıyor ve kamuoyu bilinçlendirme çalışmaları yürütüyor.



Kaynak: Kriter, Ağustos 2009